The Handmaid’s Tale
THE HANDMAID’S TALE
Travmatik Açıdan İncelemesi
Bu hikayede birçok risk faktörü bulunmaktadır. Yaşamda ani bir değişim söz konusudur. Seremoni diye adlandırdıkları gecelerde cinsel istismara maruz kalmaktadır. Kadınların yaşadığı hak ihlalinden kaynaklanan psikolojik ve fiziksel şiddet gözlemlenmektedir. Tüm bu risk faktörlerinin uzun süreli devam etmesi kişinin travmatize olma etkisini fazlaca arttırmaktadır, ancak koruyucu faktörleri olan inanç sistemi, sosyal destek ve önceki mutlu hayatına kavuşma arzusu baş etmesine katkı sağlamıştır.
The Handmaid’s Tale kitabı Feminist yazar Margaret Atwood tarafından yazılan bir distopya sunmaktadır. Fakat her ne kadar distopya olarak adlandırılsada gerçeklikten çok uzak olmayan; günümüzde yaşadığımız deneyimlerin bir gelecek senaryosu olarak düşünülmesi gerçek dışı olmayacaktır.
Hikaye; kadının sahip olduğu haklar elinden alınarak sadece doğurganlık özelliği ile varlığını devam ettirmesine yönelik bir hareket ve politik düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Dini değerler üzerine oturtulmuş tarikat grubunun sağlıklı doğum oranının düşmesinden yola çıkarak; kadınının cinselliği üzerinden toplum ve aile içerisindeki rolünün belirlendiği ve bununla birlikte kadınlara yönelik düşüncelerin ve davranışların farklılaştığı bir sistemi izlemekteyiz. Doğurganlık özelliğine sahip kadınları kaçırarak Gilead bölgesine getirilirler, Martha olarak adlandırılan hemşireler tarafından eğitim gördükten sonra damızlık kızlar olarak komutanların evlerine yerleştirilirler. Komutanlarla istekleri dışında cinsel birlikteliğe zorlanan damızlık kadınların, seremoni adını verdikleri gecede belirlenmiş olan dini gereklilikler ve dualar eşliğinde cinsel birleşme gerçekleştirilir. Seremoni esnasında komutan, komutanın eşi ve damızlık kadın bir arada bulunmaktadır; herhangi bir duygusal etkileşim olmadan, damızlık kadın ile göz teması kurmasına dahi izin verilmeden bu gece sonlandırılmaktadır. Diğer önemli nokta ise hikayede eşcinsel bireylerin cinsiyetlerine ihanet etikleri gerekçesiyle asılıp, şehrin merkezindeki duvarlarda ölü bedenleri sallandırılıp ders verilmeye çalışılmasıdır. Burada itaate uymayan kadınların, eşcinsellerin ve kurallara karşı gelenlerin tanrı huzurunda öldürülerek toplumun arındırılacağı ve daha iyi bir dünya bırakılacağı inancı barınmaktadır.
Hikayeye baktığımız zorla kaçırılarak tutsak edilen, ailelerinden koparılan ve düzenli olarak istismara maruz kalan kadınları görüyoruz. Travmatik deneyim bu şekilde meydana geldiğinde yani 1 aydan başlayarak yıllara kadar uzayabilen baskıcı bir kontrole maruz kalındığında Kompleks Travmadan olarak adlandırılabilir. Judith Herman’ın kazandırdığı bu terim devam eden tehdit durumunda kişini duydu durum düzenlemesinde, bilinç durumunda, kendilik algısında, zanlının (perpetrator), diğerleri ile ilişkide ve sistemin anlamında değişimleri incelememiz gerekiyor. Kompleks travma ve yalın travma arasındaki olay farkı tehditin süreğen olması ve ve etkinin kalıcı olmasıdır.
Hikayenin June karakterinin üzerinden incelenerek travmatik deneyime dair belirtilerin çoğu gözlemlenebilir. Tutsaklık döneminden önce June evli ve bir çocuk annesidir. Bir şirkette editör olarak çalışmaktadır ve mutlu bir hayata sahiptir. Damızlık kadın olarak getirildiği evde seremoni esnasında yaşanılan cinsel birleşmede sanki o ortamda yokmuş gibi, bu deneyimi yaşayan tam olarak kendisi değişmiş gibi davrandığı görülmektedir. Seremoni esnasında ailesi ile yaşadığı mutlu bir anı düşünerek; kendisini yaşadığı andan ve deneyimden uzaklaştırdığı görülmektedir. Bu yaşadığı anı şu cümlelerle ifade etmiştir, ‘kendini katılaştırıyorsun, yokmuş gibi yapıyorsun, cansızmışsın gibi. Bedeninden ayrılıyorsun, bu ben değilim, benim etim değil.’ Bu ifadeler disosiyasyonda olduğunun bir göstergesidir. Komutanın şoförü olan Nick karakteri ile June’un arasında duygusal bir bağ oluşmaya başlamıştır ve June’un kaçması için Nick yardım etmiştir. Bu esnada hamile olduğunu öğrenen ve bunu evdekilerle paylaşan June için yoğun bir arama başlatılmıştır. Kaçma işlemi başarısızlıkla sonuçlanan June komutanın evine eve geri gönderilir. Hamile olduğundan dolayı cezalandırılmaz fakat ona bu sırada yardım etmiş olan birisi yakalanır ve onun öldürülmüş olduğu gösterilir. Bu noktada daha sonra inceleyecek olduğum Lydia karakteri devreye girmektedir. Lydia, damızlık kızların getirildikten sonra eğitimleri ve bu süreçte ihtiyaçları olanlarla ilgilenen kişidir. June’u öldürülüp daha sonra meydana asılmış olan adamın yanına götürür. Suçlu hissetmesi ve tekrar kaçmasını engellemek için yaşanılanın onun hatası olduğunu ve öldürülen kişinin Tanrı tarafından cezalandırıldığını söyler. Bu kısımda June geriye dönüş yapar ve eşiyle ilk tanıştığı zamanlara gider, ilk tanıştıklarında eşinin evli olduğunu ve June’a aşık olduktan sonra eşinden ayrılmaya karar verdiğini hatırlar. Bu anımsadığı hatıralar ve şu an yaşadığı deneyim birleştiğini kendini suçlamaya başladığı gözlemlenir. Kendine şunları söyler: ‘Benim hatam. Yanlış bir şey yaptım. Yetersizim ve aptalım. Hiçbir değerim yok. Ölsem daha iyi. Kendimi unutmama izin ver.’ Bu cümlelerde karakterin hissettiği, suçluluk, değersizlik ve çaresizlik hislerinin kendilik algısında değişiklikler yaşamaya başladığını gösteriyor. Bu yaşadığı deneyimden sonra bir dönem yaşadığı çevreye daha fazla uyum sağlamaya başlayarak daha kabullenici ve itaatkar olmaya başlamıştır. Fakat savaşçı bir kadın olarak karşımıza çıkan June beklediği bebeği bu ortamda büyütmek istemediğine karar vererek ve arkadaşlarının desteği ile bu süreçten çıkmıştır. Kaçırılma esnasında June’un annesi ile olan ilişkisinin travmatik izlerine de değinilmiştir. Kaçmaya çalıştığı esnada son adım olarak Kanada uçağına binen June annesini hatırlamıştır. Annesi aktivist bir kadındır. June’un annesi birbirlerinden farklı olduğu çoğu noktada kızını eleştirmiştir ve kendisinin istediği gibi biri olmasını beklemiştir. Uçağın içinde kendi kızını yanına alamayarak Kanada uçağına binen June ‘Sanırım anneler kızlarının istediği gibi; çocuklar da annelerinin istediği gibi biri olamayacak’ diyerek annesini affettiğini ve bunu annesine söyleyebilmeyi dilemiştir. Başka bir yerden bakıldığında; June karakterinin kaçmaya çalıştığı zaman götürüldüğü bir yer vardır. Eskiden ofis olan ve savaş sırasında meydana gelen ölümlerden duvarlarda kalmış olan kan lekelerini gören June duygusal olarak etkilenir. Daha sonra ofis çalışanların eşyaları toplar; ayakkabı, bardak, mum, fotoğraf ve bunları ölenlerin anısına kanlı duvarın önüne yerleştirir. Ölenlerin hatıralarını andığı o esnada annesinin söylediği bir sözü anımsar; ‘ Kadınlar her duruma uyum sağlar; her şeye alışmamız ne tuhaf.’ Burada annesinin June’un hayatında hem yıkıcı hem de destekleyici bir etkisi olduğu gözlemleniyor. June’un kurtarması gereken bir kızının olması, yeni doğacak olan bebek, arkadaşlarının desteği ve arkadaşlarına hissettirdiği güç ve umut duygusu koruyucu faktörleri olmuştur. June komutanın evinde bulduğu ve bir önceki damızlık kız tarafından duvara kazınmış olan yazı ile güç bulmuş ve yalnız olmadığını hissetmiştir. Sosyal destek; travmatik deneyim esnasında ve sonrasında da en önemli etken olmaktadır. En önemli özelliği sistemi kabullenmeme ve aynı zamada arkadaşlarını kurtarmak için çaba ve girişimlerinin devam etmesi olmuştur. Bu hikayede birçok risk faktörü bulunmaktadır. Yaşamda ani bir değişim söz konusudur. Seremoni diye adlandırdıkları gecelerde cinsel istismara maruz kalmaktadır. Kadınların yaşadığı hak ihlalinden kaynaklanan psikolojik ve fiziksel şiddet gözlemlenmektedir. Tüm bu risk faktörlerinin uzun süreli devam etmesi kişinin travmatize olma etkisini fazlaca arttırmaktadır, ancak koruyucu faktörleri olan inanç sistemi, sosyal destek ve önceki mutlu hayatına kavuşma arzusu baş etmesine katkı sağlamıştır.
Burada önemli kısım olan herkesin aynı tepkileri aynı zamanda aynı devamlılıkta göstermediği görüşüdür. Janine getirildiği ilk andan itibaren yapılanlara itaat etmeyen ve dalga geçen bir karakterdir. Kurallara uymaması sebebiyle tek gözü kör edilerek cezalandırılmıştır. Daha sonra gönderildiği komutanın evinden hamile kalmıştır ve bebeğin dünyaya gelmesi ile birlikte Janine’in yaşadıklarını anlamlandırma şekli değişmiştir.
Bulunduğu çevreye adapte olmaya başlamıştır ve inançlarını benimsemeye, oradaki insanların dilinden konuşmaya başlamıştır. Kaynayan bir suya kurbağayı koyarsanız zıplayarak kaçmaya çalışacaktır fakat ılık bir suya koyarak suyu yavaş yavaş kaynatmaya devam ederseniz; kurbağa uyuşukluk haline geçecektir. Janine’in bu yaşadığı kaynadığını fark etmeyen kurbağaya benzemektedir ve travmatik olayın etkileri daha yıkıcı olacaktır. Hikayede Janine üzerinden işlenen diğer önemli nokta ise bağlanmanın değerinin hissettirilmesidir. Damızlık kızlar doğumdan sonra bebeği hemen komutanın eşlerine vermek zorundadırlar. Janine’in bebeği nedeni bilinmeyen sebeplerden ötürü hastalanır. Çare bulunmayan bu durum için son olarak Janine’in bebekle görüşmesine izin verilir. Annesi ile fiziksel temasta bulunarak duygusal ihtiyaçlarını karşılayan bebek iyileşmeye başlar. Yeni doğan bebeğin en temel ihtiyaçları karşılanmaması ve ihtiyacı olan sevginin verilmemesi bebeğin hem gelişimsel hem de ruhsal alanda etkileyecektir.
Lydia karakteri Martha adı verilen hemşirelerin en başında olandır. Burada damızlık kızların sorumluluğu ve eğitimleri onun sorumluluğundadır. İlk getirildikleri esnada o karşılar, sisteme uygun davranmadıklarında cezalandırır ve onları şiddet yolu ile eğitmete çalışır. Hikayeye bakıldığında Lydianın kızlara çok değer verdiğini, burada olmalarının bir şans olduğunu ve bunu iyi değerlendirmeleri gerektiğini çokça vurgular. Önceki hayatlarında bir günahkar olduklarını ve burada temizlenebileceklerini söyler. Yani bu sistemin kadınlara dayattığı rolleri ve uygulamaları benimsemiştir. Lydia için yaşanaların hepsi çok değerledir. Bir kadın olarak bu sistemi sorgulamaz ve tam itaat söz konusudur. Lydia karakteri için travmatik olan damızlık kızlar tarafından güvenilir olmaması veya yetkinliğinin kabul edilmemesidir.
Bitirirken, hikayede kadınların yaşam bütünlüğüne, inanç sistemine, sevdiklerine ve fiziksel bütünlüğüne ciddi bir tehdit vardır. Karakterler arasında gözlemlendiği gibi her kadın benzer deneyime aynı tepkiyi vermemiştir. Fakat hikaye incelenirken acı çekmekten alıkoyulamayan hisler yaşanmaktadır. Yavaştan kendini gösteren hak ihlalleri, kadının toplum ve aile içindeki rolünü aşağılanması dünyanın bir sorunu haline gelmiştir. Örgütlenmiş bir şekilde hareket etmeye ihtiyacımız vardır; ellerimizden kayıt gitmesine izin vermeden haklarımızı ve özgürlüğümüzü korumamız için çalışmamız gerekmektedir.